🎟️ Bir Buluş Hikayesi Ödev Kısa

Bir Sakarya hikayesi. Bakmayın depremle anıldığına, şehirlerin en güzelidir aslında. Yeşilin her tonu asıl Sakarya'da vardır. Toprağı mümbittir, her yandan asma üzüm, ayva, erik Dün gece Türkistan’dan İstanbul’a 106 yolcu geldi. Hepsi sevinç içindeydiler. Onlarla ilk defa, Sirkeci’de Göçmen evinde karşılaştık, kadın, erkek, çoluk çocuk bir Türkiye haritasının önünde toplanmış oturuyorlardı. Sıcak bir sobanın yanına çömelip konuşmaya başladık, kafile başkanı Hüseyin Taci idi. Çok HayatımızıKolaylaştıran İcatların Buluş Hikayeleri. TELGRAF : William Cooke ve Charles Wheatstone adlı iki İngiliz 1837 yılında , teller üzerinden elektrik akımı göndererek mesaj iletmeyi başardılar. Böylece ilk elektrikli telgraf makinesı ortaya çıktı. Elektrik akımı, alıcı cihazın kadranındaki bir dizi iğneyi Stephen King’in Başarı Hikayesi. Mar 1, 2018. 0. 4278. Korku dünyasının en büyük yazarlarından olan Stephen King, önceleri yalnızca kısa hikayeler yazan bir İngilizce Öğretmeni imiş. İlk romanı Carrie için 2.500 dolarlık (5.170 TL) avansı kabul eden King, 30 kere reddedildikten sonra kitabı yazmaktan vazgeçmiş!! Barutgüherçile, kükürt ve kömür tozundan meydana gelmiş patlayıcı bir maddedir. Ateşli silahlarla mermiyi atmak için kullanılır. Çok kez, “karabarut” adıyla anılır. Barutun çok eski bîr tarihi vardır. M.Ö. 1000 yıllarında, Çinliler, ateşi bir savaş silahı olarak kullanırlardı. Gerek Doğu’da, gerekse Batı Bulmacada Bir İcadın Buluş Belgesi sorusunun 6 harfli cevabı nedir? Bulmaca Sözlüğü Kare Bulmaca Çengel Bulmacada Bir İcadın Buluş Belgesi bulmaca.. Özelliklebirinci sınıfın ilk döneminde çocuğumuz çok motiveydi ve eve gelir gelmez ilk işi ödevini yapmak olurdu. Arada ödevlerden sıkıldığı kısa bir dönem oldu. O dönemde konuların sürekli tekrarlanması onu sıkıyordu. Neyse ki o dönemi geçirdi ve zaten çok fazla ödev verilen bir okula gitmiyor. sANNwxX. Çizimler ERGÜN GÜNDÜZSüleyman Bulut, Can Yayınları tarafından yayımlanan ve pek çoğunu ilk kez okuyacağınız 100 buluşun 100 kısa öyküsünü paylaştığı yeni araştırması, “Ben Buldum!”da okurları bilim ve buluşlar tarihinde soluksuz bir yolculuğa odak noktasının konunun bilimsel literatürüne girmeden, buluş olayını, buluşu yapan biliminsanının üzerinden anlatmaya yönelik olduğunun altını çiziyor bilimde devrim yaratan büyük buluşlarla, günlük yaşamı kolaylaştıran daha pratik buluşlara karışık olarak yer vermiş, tarihsel bir sıralama yapmamış. Bu arada konu kuşkusuz bir kitaba sığacak gibi değil o nedenle devam kitabını da yazıyor. Bu yazıda o 100 buluşun öykülerinden bir seçki okuyacaksınız. İngiliz rahip, diplomat, teolog, bilim tarihçisi William Whewell ile başlıyor TERİMİNİ İLK KULLANAN WHEWELL!İngiliz rahip, diplomat, teolog, bilim tarihçisi William Whewell Whewell, 1833’te, şair, eleştirmen Samuel Taylor Coleridge’in 1774-1834 karşılaştığı bir sorunla ilgili olarak yardım ederken ilk kez “biliminsanı” terimini kullanan kişi. Sonra bu terimi, o zamana kadar biliminsanları için genel olarak kullanılan filozof, doğa filozofu yerine önermiş. Bilime en büyük katkılarından biri çeşitli olgu ve kavramlar için karşılıklar üretmiş olması. Tam anlamıyla bir “karşılık bulucu” diyor Süleyman Bulut. Yakından tanıdığı Faraday’ın isteği üzerine anot, katot, iyon gibi isimlendirmeleri türetmiş. Çok yönlü bir biliminsanı; matematik, şiir, çeviri bunlardan sadece bazıları. Goethe’nin kitaplarını çevirmiş bir çevirmen olmasının yanı sıra okyanus akıntılarını araştırmış. Mekanik, mineraloji, jeoloji, astronomi, felsefe, ahlak felsefesi, politik ekonomi, bilim tarihi, teoloji, eğitim reformu, uluslararası hukuk ve mimarlık üzerine kitaplar, makaleler yazmış bir biliminsanı. Yanı sıra İngiliz Bilimi Geliştirme Derneği ve Jeoloji Topluluğu’nun başkanı, Kraliyet Topluluğu ve Cambridge Felsefe Derneği’nin de kurucu TELEFONUNU GELİŞTİREN MARTIN COOPER!ABD’li işinsanı, girişimci, üniversite yöneticisi Martin Cooper ise 1973’te ilk cep telefonunu geliştiren kişi. 3 Nisan 1973’te, Martin Cooper, elinde 25,4 santim uzunluğunda, 1 kilo 100 gram ağırlığında, “tuğla” gibi bir telefonla New York’un 6. Caddesi’nde yürümeye başladığında ilk olarak en büyük rakipleri AT&T Bell’in ARGE müdürü Joel Engel’i aramış “Selam Dr. Joel Engel… Ben Martin Cooper. Joel, caddeden arıyorum seni… Mobil bir telefondan konuşuyorum!” dedi. Cooper, yıllar sonra o ânı şöyle anlatmış “Elbette çok kibardı Joel Engel, ama dişlerini gıcırdattığını çok iyi duyabiliyordum…”. Bu arada “Selam Dr. Joel Engel,” de cep telefonundan duyulan ilk cümle İLK BULANLAR LICKLIDER, ROBERTS, BARAN, DAVIES, KAHN, CERF!Amerikalı bilgisayar bilimci Joseph Licklider, Amerikalı mühendis Lawrence Roberts, Amerikalı mühendis, ARPANET’in kurucularından Paul Baran, İngiliz bilgisayar bilimci Donald Davies, Amerikalı elektrik mühendisi Robert Elliot Kahn ve Vinton Gray CerfBen Buldum kitabında, internetin bulunmasına giden yolda önemli adımları şöyle sıralıyor Süleyman Bulut 1958’de ABD, İleri Savunma Araştırma Projeleri Ajansı’nı DARPA kurdu. Joseph Licklider, 1962’de bir makalesinde ilk kez “galaksiler arası bilgisayar ağı”ndan söz etti. DARPA’dan Lawrence Roberts ve Thomas Merrill 1965’te iki bilgisayarın bir telefon hattı üzerinden birbirlerini görmelerini sağladı. DARPA, 1969’da ilk internet ağı olan ARPANET’i kurdu. 1970’te, ilk veri gönderim protokolü NCP tamamlandı. Üniversitelerle devlet kurumları arasında internet iletişimi sağlandı ama veri gönderimi ve hızı çok çok düşüktü. Çünkü bilgisayarlar, telefon iletişiminde kullanılan “devre anahtarlama” sistemiyle birbirine bağlanıyor ve tek bir hat üzerinden veri gönderilebiliyordu. Bu engeli aşmak için, ABD araştırma kuruluşu RAND Corporation’dan Baran ve İngiltere Ulusal Fizik Laboratuvarı’dan National Physical Laboratory Davies, birbirlerinden habersiz, “paket anahtarlama” sistemini geliştirdi. Buna göre, veriler küçük paketlere bölünüyor, paketler belirlenen hedefe aynı anda farklı yollardan gönderilebiliyordu. ARPANET, 1972’de paket anahtarlamalı sisteme geçti. Böylece hızlı, güvenli veri aktarımı sağlanmıştı ama farklı yazılım ve donanımlarla çalışan bilgisayar ve ağlar birbirlerini nasıl görecekti? Bu sorunu da DARPA’dan Robert Kahn ve Vint Cerf çözdü. “Açık mimari ağ” fikrini geliştirip ARPANET’ te ilk kullanılan ağ protokolü NCP yerine, 1983’te Aktarım Denetim Protokolü’nü TCP kurdular. Böylece bütün bilgisayarların birbirleriyle kolayca iletişim kurması sağlanarak, internet evrenselleştirildi. Türkiye’de ilk internet ağı, 199’de ODTÜ ve TÜBİTAK tarafından kuruldu. 1994’ten itibaren yaygın olarak kullanılmaya BİLGİSAYARI KURANLAR MAUCHLY VE PRESPER!Amerikalı fizikçi John William Mauchly ve Amerikalı elektrik mühendisi John Adam Presper Eckert JrJohn William Mauchly, İkinci Dünya Savaşı başladığında Pennsylvania Üniversitesi’nde araştırma görevlisiydi. Ayrıca savaş elektroniği dersleri de almış, yazılar yazmıştı. Savaşın başlamasından sonra ABD Savunma Bakanlığı, Mauchly’den askerî hedefleri ve atış hesaplarını doğru ve hızlı yapacak çok gelişmiş bir hesap ve iletişim makinesi yapmasını istedi. Mauchly’den önce, birçok biliminsanı bu yolda çalışmalar yapmıştı. İngiliz makine mühendisi Charles Babbage “Fark Makinesi” ve “Analitik Makine” adını verdiği iki makine tasarlamış, delikli kartlar kullanarak ilk programlı makine yi yapmış ama destek alamadığı için hayata geçirememişti. İngiliz matematikçi Alan Turing 1912-1954, savaş sırasında Alman şifrelerini kıran Turing makinesini yaparak elektronik bilgisayarın prototipini geliştirmişti. Mauchly ve yardımcısı Presper Eckert, belleğinde program saklayabilen ilk elektronik bilgisayar ENIAC’ı Elektronik Sayısal Entegreli Hesaplayıcı 1943’te kurmaya başladılar ve Şubat 1946’da çalıştırmayı başardılar. İlk bilgisayar ENIAC, üzerinde elektron tüpü, röle, direnç ve kondansatör taşıyordu ve neredeyse bir ev büyüklüğündeydi. Ağırlığı 30 tona yaklaşıyordu. On haneli sayıyı bir saniyede toplayıp, 357 çarpma veya 38 bölme işlemi yapabiliyordu ama çalışırken çok yüksek ısı üretiyordu. O kadar ki, ısıyı normale düşürmek için soğutucu olarak 20 beygir gücünde iki vantilatör kullanılıyordu. İlk bilgisayar ENIAC, Savunma Bakanlığı’nın, Maryland’daki Balistik Araştırma Laboratuvarı’na yerleştirildi ve yapılacak bombalamalarda hedefi doğru belirlemek, hava koşullarını tahmin etmek, rüzgârın hızını ölçmek için BULAN SAMUEL MORSE!ABD’li portre ve tarih sahneleri ressamı Samuel Morse 1835’te telgrafı buldu. Telgraf üstüne düşünen sadece Morse değildi. Birçok biliminsanı bu konu üstüne çalışıyor, hatta bir telgraf sistemi de kurmayı başarıyorlardı ama hiçbiri istenilen verimlilikte değildi. Tüm bu gelişmeleri değerlendiren Samuel Morse, 1835’de kâğıt şerit üzerine kayıt yapan ilk elektromıknatıslı telgrafı yaptı. Ama Morse’u telgrafın babası yapan asıl buluşu ise kurduğu telgraf sistemi değil, o sisteme bir alfabe kodu eklemesi oldu. Asistanı mühendis Alfred Lewis Vail’le birlikte geliştirdikleri, nokta ve çizgilerden oluşan kodlama sistemi telgraf iletişiminin alfabesi oldu. Telgrafın Yunanca, “uzaktan gelen yazı” anlamına geldiğini de not düşüyor Süleyman HAMBURGER’İ BULAN NAGREEN!Charles R. Nagreen Hamburgeri bulan adam olarak tarihe geçen, Hamburger Charlie diye tanınan Nagreen’in heykeli buluşunu yaptığı Seymour kasabasına dikilmiş. 1885’te, Seymour’da bir festival yapılmasına karar verilince Nagreen, çok iyi satış yapacağını düşünerek kilolarca köfteyi festival gününden önce hazır etmiş. Fakat insanlar merak içinde sergi tezgâhlarını gezmekten, oturup yemek yemeye fırsat bulamayınca satışları çok düşük seyretmiş. Köftelerin elinde kalmasından korkarak bir çare düşünmeye başlamış. Köftelerini iyice yassılaştırdıktan sonra kızartarak ekmek arasına koyarak ve üzerine biraz soğan serptikten sonra tezgâhının önünden geçenlerin eline tutuşturmaya arası yassı köfteleri keyifle ısıranlar, “Bu yediğimiz şeyin adı ne?” diye sormaya başlayınca yiyeceğini adı da konmuş Hamburger!.WHATSAPP’I BULAN KOUM!Jan Koum WhatsApp’ı bulan Koum, San José Eyalet Üniversitesi’nde öğrenim görürken yarı zamanlı yazılımcı olarak çalışıyordu. Daha sonra altyapı mühendisi olarak Yahoo’ya geçti. WhatsApp’ı kurarken ortaklık yapacağı Brian Acton’la tanıştı. Yahoo’dan ayrılıp 2007’de Facebook’a iş başvurusunda bulundu ama kabul edilmedi. Bunun üzerine Güney Amerika’da yaşamaya başladı. 2009’da kendine bir iPhone aldı. iPhone’u incelerken AppStore’daki mesajlaşma uygulamaları dikkatini çekti. Bir proje hazırladı. Projenin kodunu, bir arkadaşının tanıştırdığı Rus yazılımcı Igor Solomennikov hazırlarken, kendisi de isim araştırmaya başladı. Günlük mesajlaşmada sık kullanılan what’s up’tan n’aber esinlenerek WhatsApp adında karar kıldı. WhatsApp’ın ilk uygulaması çok başarılı değildi. İki de bir çöküyor veya takılıyordu. Projeden umudu kesen Jan Koum, uygulamayı kapatmaya hazırlanıyordu ki, 2009 Haziran’ında Apple’ın bir yenilik yaparak push bildirimlerini hizmete sokması imdadına yetişti. Buna göre kullanıcılar, kendilerine gönderilen herhangi bir veriden ânında haberdar ediliyordu. O güne kadar her telefonun kendine özel geliştirdiği bu uygulamayı Apple bütün telefonlar için kullanılabilir yapmıştı. Koum, bu yeniliği, yeniden düzenlediği WhatsApp sürümüne hemen ekleyince, kullanıcı sayısı birden fırladı. WhatsApp projesine başından beri destek veren Brian Acton, bu gelişmeyi kullanarak, Yahoo’dan beş arkadaşını, yüzde 30 hisse karşılığında WhatsApp’a yatırım yapmaya ikna etti. Jan Koum da, buna karşılık olarak Brian Acton’u şirketin kurucu ortağı yaptı. Nisan 2014’e gelindiğinde, WhatsApp 500 milyondan fazla aktif kullanıcıya BULAN TOMLINSON!Ray Tomlinson 1971 yılında, “aynı ağ üzerindeki bilgisayarlar arasında iletişimi yöneten yeni bir kurallar kümesi” oluşturarak bir dosya transfer programı geliştirdi. Geliştirdiği yeni yazılımda, transfer sırasında bir karışıklığa yol açılmaması için kişisel addan oluşan posta kutusuyla, genel internet servis sağlayıcıyı alan adı ayırt etmek istedi. Bunun için e-posta adresini iki bölümden oluşturdu. Bu iki bölümü hem birleştirecek hem de ayrı olduklarını gösterecek bir işarete ihtiyaç duydu. Araştırmaları sırasında 18. yüzyılda birim fiyatı göstermek için kullanılmış, artık kimsenin hatırlamadığı işaretiyle Örneğin, tanesi 4 TL’den 20 elma anlamında, 20 elma 4TL şeklinde yazılıyordu karşılaşınca, ilk e-posta adresini oluşturdu [email protected]COCA COLA’YI YAPAN PEMBERTON!ABD’li kimyager ve eczacı John Stith Pemberton Pemberton Coca Cola’yı 1886’da ilaç olarak ürettiği şurupta küçük değişiklikler yaptıktan sonra bulmuş. Başta kendisinin de mücadele ettiği, stres ve gerginliğini azaltacak, ferahlatıcı bir şurup yapmak amacıyla yola çıkmış. Uyarıcı ve canlandırıcı özelliklerini bildiği koka yapraklarıyla koka bitkisinin çekirdeği olan kola cevizini şarapla karıştırıp bir çaydanlıkta kaynatmış. Hem tadını sevmiş hem de bir ferahlama da hissetmiş. Şurubu içenler de bir ferahlama hissettiklerini söyleyerek Pemberton’a ürünü satmasını tavsiye etmişler. Pemberton’un muhasebecisi, Frank Robinson, iki “C” harfinin yan yana güzel duracağını düşünerek içeceğe “Coca-Cola” adını önermiş. Bugünkü özgün logoyu da kendi el yazısıyla ortaya çıkarmış. Coca-Cola, çevredeki eczanelerde ve büfelerde satılmaya başladığında çok ilgi görmemiş. Günde dokuz-on bardak satılabilmiş. Daha sonra Pemberton, ürünü ağrılara, depresyona kar şı ferahlatıcı, rahatlatıcı içecek olarak pazarlamaya başlayınca, satışlar birden yükseldi; ama tam o günlerde çıkarılan bir yasayla içeceklere alkol karıştırılması yasaklanmış. Ürün formülünden şarabı çıkaran Pemberton, yerine karbonatlı su eklemiş. Coca-Cola ferahlatıcı, serinletici ve canlandırıcı bir içecek olarak yaygınlaşırken, Pemberton sağlığı bozulunca 1888’de üretim haklarını Amerikalı girişimci Asa Griggs Candler’e satmış. Ne denir? Kısmet!İLK VİTAMİNİ BULAN EIJKMAN!Hollandalı doktor, fizyoloji profesörü ve bakteriyoloji uzmanı Christiaan Eijkman Eijkman, Endonezya yerlilerinin yakalandığı “Beriberi” hastalığını tedavi etmeye çalışırken ilk vitaminin B1 vitamininin bulunmasının önünü açmış. Bu başarısından dolayı 1929’da, Sir Frederick Hopkins ile birlikte Nobel Ödülü kazanmış. Onun açtığı yoldan ilerleyen Polonyalı biyokimyacı Kazimierz Funk, 1911’de pirinci ayrıştırarak kabukta bulunan beriberiyi önleyici maddenin B1 vitamini olduğunu saptamış ve bu maddeyi tanımlamak için ilk kez “vitamin” terimini kullanan kişi olmuş. DİŞ FIRÇASINI BULAN ADDIS!William Addis Ağız ve diş bakımına çok önem veren Addis, 1770’de hapishaneye düştüğünde, yaşadığı sıkıntıların başında dişleri geliyordu. Dişlerini temizleyecek hiçbir şey yoktu elinde. Çareler aramaya başladı. Addis, tarih boyunca insanların dişlerini temizlemek için bitki kökleri, ağaç dalları ve kuştüylerini kullandıklarını biliyordu. Düşüncelere daldığı bir gün, bakışları, zemini süpüren gardiyanın kullandığı süpürgeye takıldı. İnce, sık çalı dallarının bir sopanın ucuna bağlanmasından oluşan süpürge, gardiyanın elinde ileriye geriye ya da sağa sola gidip gelerek zemini temizliyordu. Bir şimşek çaktı kafasında! Akşam yemeğinden artakalan kemiklerden çok kalın olmayan uzun bir tanesini sakladı. Gardiyanlara rüşvet verip dışarıdan at ve yabandomuzu kılları getirtti. Bu kılları, kemiğin bir ucuna sıkıca sarıp bağlayarak dişlerine sürtmeye başladığında işe yaradığını görünce çok sevindi. Ama bağ hemen gevşeyip, kıllar dağılınca sevinci yarım kaldı. Sonunda başka bir yol denemeye karar verdi Haftalarca uğraşarak kemiğin bir ucuna onlarca minik delik açtı. Kılları bu deliklere yerleştirerek tutkalla yapıştırdı. 1780’de kendi soyadını taşıyan firmasını kurdu ve ilk diş fırçasını üretmeye BULAN BAIRD!İskoç biliminsanı, girişimci John Logie Baird Baird, 1925’te ilk mekanik televizyonu çalıştıran kişi. Teneke çay kutusu, dikiş iğnesi, bisküvi kutusunun içine yerleştirilmiş bisiklet lambası, kullanılmış mercek lenslerden oluşan ilk televizyon “alıcı-verici” düzeneğini kurdu. Arkadaşlarını bir sandalyeye oturtup, onların görüntülerini aktarma denemelerine başladı. Sayısız denemeden sonra 2 Ekim 1925’te Bill’in çok silik, belirsiz bir görüntüsünü almayı başardı. Hemen aşağı koşup, getir götür işlerine bakan William Taynton’ı atölyeye çıkarıp sandalyeye oturttu ve başardı. Baird, televizyonu bulmuş, William Taynton da televizyonda görünen ilk insan olmuştu. Londra’da Kraliyet Enstitüsü üyeleri ve gazetecilere bir sunum yapan Baird, halka açık ilk televizyon gösterimini de 26 Ocak 1926’da, İLK BİLGİ İŞLEM MERKEZİNİ KURAN KÖKSAL!Türkiye’nin ilk bilgisayar ve yazılım mühendislerinden Aydın Köksal 1967’de Hacettepe Üniversitesi’nin kuruluş çalışmalarına katılarak ilk Bilgi İşlem Merkezi’ni kurdu ve yönetti. 1971’de Türkiye Bilişim Derneği’ni kurdu. 1975’ te bilişsel dilbilim dalında bilim doktoru unvanını aldı. Türkçenin bir bilim dili olabileceğine inancıyla; saymak kelimesinin sayım yapmak, sıralamak, döküm yapmak anlamlarından yola çıkarak “bilgisayar” adını türetti. 1969’da Hacettepe Üniversitesi’ne ilk bilgisayar alınırken, Köksal sözleşmeye makinenin adını “bilgisayar” olarak yazdırdı. Daha sonra gazeteye verilen bir ilanda da bilgisayar adını ilk kez o kullandı. Bununla yetinmedi, bilgisayar ve yazılım alanında kullanılan tüm terimlere Türkçe karşılık bulma çalışmasına girdi. Memory yerine “bellek” dedi. Hardware yerine “donanım”, software yerine “yazılım”, processing yerine “bilgi işlem”, update yerine “günlemek”, informatics yerine “bilişim” karşılıklarını türetti. Yaklaşık 2500 bilişim terimine Türkçe karşılıklar BİLGİSAYAR PROGRAMINI YAZAN LOVELACE!Ada Lovelace Şair Lord Byron ile Isabella Byron’un kızı olarak dünyaya geldi. Ada bir aylıkken Lord Byron önce eşinden sonra İngiltere’den ayrıldı. Sonrasında Ada, babasını hiç görmedi. Annesi, Ada’nın matematiğe ve mantığa ilgisini görünce, bu yönde eğitim almasına destek verdi. 1833’te, ortak arkadaşlarından birinin evinde, dönemin en ilginç matematikçilerinden Charles Babbage’la tanıştı. Babbage, onu, yeni tasarladığı ve bilgisayara giden yolda ilk adımlardan biri olan “Fark Makinesi”ni görmeye davet etti. Fark Makine’si Ada’nın çok ilgisini çekti. Babbage da Ada’nın matematik kavrayışından ve çözümleme yeteneğinden etkilenmişti. Birlikte çalışmayı önerdi. 1842’de Babbage’ın İtalya’nın Turin Üniversitesi’nde Torina, Fark Makinesi’nin bir ileri örneği olan “Analitik Makine” üzerine yaptığı bir konuşmanın ardından İtalyan mühendis Luigi Federico Menabrea bu makineden övgüyle söz eden bir makale yazdı. Ada bu makaleyi Babbage’ın da tavsiyelerini dikkate alarak ve kendi notlarını ekleyerek çevirdi. Notlardan birinde Ada, Analitik Makine’nin düzgün çalışması için kurulmuş Bernoulli sayı dizisinin hesaplaması için Analitik Makine’nin detaylı bir algoritmasını tanımlıyordu. Bu tanımlamalar bilgisayar için yapılmış ilk yazılım örneği kabul edildi. Ada, notlarında bilgisayarların hesaplama yeteneklerinin dışında başka yetenekleri de olabileceğini örneğin Analitik Makine’nin beste yapabileceğinden de söz ediyordu…Devletten destek bulamayan Babbage, AnalitikMa kine’yi kurup çalıştıramadı. Ada’nın yazılımı da hiçbir zaman kullanılmadı ama bu, onun ilk bilgisayar programcısı olduğu gerçeğini değiştirmedi. Pİ SAYISININ YAKLAŞIK DEĞERİNİ BULAN ARŞİMET!Yunan matematikçi, fizikçi, astronom, filozof Arşimet 12 yaşında İskenderiye’de Öklid’in öğrencisi oldu. Sicilya’ya döndükten sonra kendini araştırma ve deneylere adadı. Asıl ilgi alanı matematikti ama yaşadığı dönemde, Akdeniz’de Kartacalılar, Romalılar ve Yunanlar sürekli savaş halinde oldukları için ömrü savaş ortamında geçti ve günlük sorunlarla ilgili pratik buluşlar yapmak durumunda kaldı. Siraküza kralı Hiero’nun yaptırdığı ama kızaktan karaya indiremediği bir gemiyi, bir kaldıraç düzeneğiyle indirmeyi başardı. Romalılar Siraküza’ya saldırdığında, onların gemilerini kavrayıp havaya kaldıran ve suya bırakan vinçler, gemilere kaya ve metal fırlatan mancınıklar, güneş ışınlarını bir gemiye odaklayıp yangın çıkaran aynalar gibi etkili savunma araçları yaptı. Mısır’da taşan Nil nehri sularının adil dağıtımı için “Arşimet vidası” olarak bilinen aracı geliştirdi. Sıvıların dengesi hidrostatik yasasını ortaya koydu. En tanınan buluşu, hamamda yıkanırken bulduğu suyun kaldırma kuvveti, pek bilinmeyen önemli buluşu ise pi ? sayısıdır. Babillilerin kullandığı bir yoldan giderek, bir daire içindeki çokgenin kenarlarını kullanarak pi sayısının yaklaşık değerini 22/7 olarak formüle etti. Pi sayısının matematikte ve alan hesaplamalarında sabit bir sayı olarak kullanılmasını sağladı. MS 475 civarında Çinli matematikçi Zu Chongzhi, pi sayısının değerini, sonsuza kadar devam eden 3,1415926... olarak BULANLAR HARDTMUTH VE CONTE!Avusturyalı mimar ve girişimci Joseph Hardtmuth, Fransız ressam Nicholas-Jacques ConteJoseph Hardtmuth, bir masa yapımcısının oğluydu. Çömlekler, vazolar tasarlayıp üreterek hayatını kazanıyordu. Tasarımlarını kâğıda çizebilmesi için kullanabileceği tek araç bir grafit parçasıydı. Grafit, kurşuni siyah renkli, yumuşak, kolayca toz durumuna gelebilen bir tür doğal karbondu. İz bırakma özelliğinden dolayı İngiltere’de koyun sürülerini işaretlemek için bulunmuştu. Yazmak çizmek için de kullanılıyordu ama yumuşak özelliğinden dolayı hemen eğilip bükülüyordu. Hardtmuth, grafit tozuna çeşitli maddeler karıştırarak denemeler yaptı. En sonunda kil karıştırdı; karışımı mum içine yerleştirip kuruttuktan sonra, kâğıt üstünde ileri geri oynattığında, kâğıttaki çizgileri görünce gözleri parladı. Eklediği kilin oranını azaltıp çoğaltarak daha yumuşak ya da daha sert grafit elde edebileceğini de gördü. 1792’de ilk kurşunkalem fabrikasını Conte de aynı tarihlerde grafit üzerine çalışıyordu. 1790’da, o da Hardtmuth gibi toz grafiti kille karıştırıp, balçığı fırında kurutarak kalemin ana maddesini elde etti. O yıllarda, grafit bir tür kurşun sanılıyordu. Grafitten yapılan kalemlere kurşunkalem denildi. Grafitin kurşun olmadığı sonradan anlaşıldı ama kurşunkalem adı hep BULAN NAIRNE!İngiliz optisyen, gözlükçü ve bilimsel araç-gereç yapımcısı Edward Nairne Silgiyi bulmadan önce mikroskopta kullanım kolaylığı sağlayan iyileştirmeler yapmış, bir elektrostatik jeneratör geliştirmiş ve ilk deniz barometresini bulmuştu. Silginin hammaddesi “kauçuğu” Avrupa’ya tanıtan Fransız matematikçi Charles Marie de la Condamine’di 1701-1774. Meridyenin bir derecesini ölçmek için gittiği Güney Amerika’nın Amazon bölgesinde yerlilerin, “ağlayan ağaç” dedikleri bir ağacın kabuğu hafifçe yarılınca bir özsu aktığını, bu özsuyun hemen donduğu halde yumuşaklığını kaybetmediğini görünce, Avrupa’ya dönerken yanına bu özsudan bolca almıştı. La Condamine, kauçuk özsuyunu bilim çevrelerine heyecanla tanıtmış ama tam bir ilgisizlikle karşılanmıştı. Edward Nairne onlar gibi yapmadı. Özsuyu eline aldığında, yumuşak ve esnek özelliğinden nasıl yararlanabilirim diye düşündü. Denemeler yaparken, bu özsuyun silici özelliğini fark etti. 1770’de, özel bir işlemden geçirdiği kauçuk özsuyunu kalıba dökerek sertleştirdi ve küp şeklinde küçük parçalara bölerek Londra’da satışa sundu. İz bırakmadan kolayca silme özelliğinden dolayı kauçuk silgi hemen tanındı ve büyük ilgi gördü. Silgi konusundaki esas ilerleme ise, 1839’da Charles Goodyear’ın kauçuğu kükürtle işleyerek dayanıklılığını artırması, kükürtle sertleştirilmiş vulkanize kauçuğu keşfetmesiyle oldu. Vulkanize kauçuktan yapılan silgi daha kullanışlı ve daha BULAN JANSSEN!Hollandalı gözlük ve mercek ustası Zacharias Janssen Jannsen ile teleskopu bulan cam ve gözlük ustası Hans Lippershey’le yakından tanışıyorlardı ve uzun yıllar komşu olarak yaşamışlardı. Janssen’ın mikroskobu bulduğu tarih 1600’ün hemen başları kabul ediliyor. O tarihlerde merceklerin büyütme özelliği zaten biliniyordu. Janssen, bir tüpün ya da bir borunun içine küçük bir mercek yerleştirerek ilk basit mikroskobu yaptı. Denemeler yaparken pirinç tüpün içine bir yerine iki mercek yerleştirince “bileşik mikroskop”un ilk örneğini yapmış oldu. Çıplak gözle göremeyeceğimiz mikro dünyayı gözler önüne seren bu buluşuna Zacharias Janssen’ın ne ad verdiği bilinmiyor. Galilei ise kendi geliştirdiği mikroskoba “küçük göz” adını vermişti. Galilei’nin arkadaşı botanikçi Giovanni Faber, 1625’te Yunanca mikron bir metrenin milyonda biri ve bakmak kelimelerinden yola çıkarak bu “kendisi küçük, gösterdiği büyük” alete “mikroskop” adını önerdi. O tarihten sonra Janssen’ın buluşundan mikroskop olarak söz DÖNDÜĞÜNÜ BULAN ARYABHATA!Hintli matematikçi, gökbilimci Aryabhata Matematik ve astronomi çalışmalarını içeren birçok kitabı kayıp. Kayıp kitaplarla ilgili bilgiler ise o kitaplardan alıntı yapıp yorumlayan, kaynak gösteren, kendisinden sonraki Hintli matematikçilere dayanıyor. Önce Arapçaya, daha sonra Avrupa dillerine çevrildiği için bugüne ulaşmayı başaran temel kitabı Aryabhatiya adını taşıyor. Aryabhatiya, dört bölümden oluşan, şiirsel formda yazılmış, değişik türde bir bilim kitabı. On dizelik giriş bölümü Dasagtika’dan sonra 33 dizede genel matematik konularına değinilen Ganitapada bölümü geliyor. 25 dizelik üçüncü bölüm Kalakriya pada’da, zaman ölçümü ve gökcisimleri anlatılıyor. Son bölüm Golapada’da ise Güneş tutulması ve Yer’le ilgili 50 dize bulunuyor. Matematikte bugüne ulaşmış en eski Hint kaynaklarından biri olan Aryabhatiya, cebirin büyük ölçüde kullanıldığı ilk yapıtlardan sayılıyor. Kitapta ayrıca 2. dereceden denklemlerin çözümü çalışılmış, aritmetik dizilerin formüllerle tanımlanması incelenmiş ve hareketin göreliliğine değinilmiş. Aryabhata, bilinen ilk sinüs cetvelini hazırlayarak trigonometriye önemli bir katkı sağlamıştır. Bihar eyaleti Patna yakınlarındaki Taregana Güneş Tapınağı’nda bir gözlemevi kurarak Yer’in ve Ay’ın konumlarına ilişkin gözlemler ve hesaplamalar yapmış; gökcisimlerinin periyodik olarak konum değiştirmelerinin, Yer’in kendi ekseni çevresinde dönmesinden ileri geldiğini savunmuş, böylece Aryabhata, Dünya’nın kendi çevresinde dönmesinden söz eden ilk biliminsanı olmuştur. Hindistan hükümeti, 1975’te geliştirdiği ilk uyduya Aryabhata’nın adını vermiştir. 365 GÜNÜ İLK HESAPLAYAN EUDOKSOS!Yunan astronom, matematikçi Knidos’lu Eudoksos Muğla, Datça yakınlarında, o zamanki adıyla Knidos’ta doğan Eudoksos, genç yaşlarında Atina’ya gidip dönemin en iyi matematikçilerinden, aynı zamanda yönetici ve asker olan Arhitas’ın MÖ 428-347 öğrencisi oldu. Burada Batı dünyasının ilk üniversitesi sayılan Atina Akademisi’nin kurucusu, büyük filozof Platon’la yakın dost oldu. Sonraları Mısır’da dersler verdi. Matematik dışında iyi bir hukukçu ve iyi bir doktor olan Eudoksos, astronomiyle de yakından ilgiliydi. Evreni, iç içe kürelerden oluşan bir sonsuzluk olarak tanımlarken, o dönemin sınırlı bilgisi içinde evrenin merkezinin Dünya olduğunu ve Dünya’nın hareketsiz olduğunu düşünüyordu. Gezegenlerin görünen hareketlerini açıklamaya çalışarak hareketlerinin dairesel olduklarını ileri sürdü. Eudoksos, Güneş saatine bakarak bir yılın 365 gün 6 saat olduğunu ortaya koyan ilk biliminsanı. Bu hesaplaması daha sonra MÖ 46’da Roma imparatoru Julius Caesar’ın hazırlattığı Jülyen takviminin de temelini oluşturdu. Bugün matematikte kullandığımız Arşimet aksiyomunun da temelinde Eudoksos’un ünlü, “orantılı doğrular kuramı” vardır. Buna göre, “iki doğru parçası veya iki sayı verildiğinde, en küçüğünün her zaman en büyüğünü kapsayan bir tam katı vardır.”SIFIR RAKAMINI BULANLAR; .RAHMAGUPTA, HARİZMİ, FIBONACCI!Hintli matematikçi ve gökbilimci Brahmagupta MÖ 598-670, İranlı E-Harizmi M. 780-850, İtalyan matematikçi Leonardo Fibonacci 1170-1250Rakam olarak “sıfır”ın tarihi çok çok eski. Eski Mısır’da kullanılıyordu ama rakam olarak değil, sembol olarak. Babil’de, sıfır iki paralel çizgi olarak gösteriliyor ve sembol olarak; eski Yunan’da da sembol ya da harf olarak kullanılmıştı. Brahmagupta, sıfırı rakam ya da sayı olarak kullanan ilk biliminsanı. İlk yazılı kaynak, onun MS 632’de yayımladığı düşünülen Siddhanta adlı kitabı. Yine de sıfırın rakam olarak kullanımı hızlı yaygınlaşmadı. Yüzyıl sonra Arapçaya çevrilecek ve Arap biliminsanlarını etkileyecekti. El-Hârizmî, Bağdat’ta Beyt’ül-Hikme Bilgelik Evi Kütüphanesi’nde Brahmagupta’nın yazılarını çevirerek sıfırın rakam olarak kullanılmasını İslam dünyasına tanıtmıştı. Hârizmî, aynı zamanda sıfır ve diğer dokuz rakam ile aritmetik işlemlerin nasıl yapılacağını adım adım gösteren çalışmalar da yapmıştı. Fibonacci ise rakam olarak sıfırı Avrupalılara tanıtan biliminsanı. Tunus’ta Müslümanların sıfırı rakam olarak kullanarak çok daha kullanışlı bir hesap sistemi geliştirmiş olduklarını görüp, Hârizmî’yi inceleyerek, MS 1202’de, Liber Abaci Hesaplama Kitabı adlı ünlü çalışmasını hazırladı. Sıfırın rakam olarak kullanılması ve Fibonacci’nin sağladığı yeni ondalık hesaplama sistemi Batı dünyasında tepkiyle karşılanıp hatta kullanımı yasaklandıysa da tüccarların baskısıyla yasak kalktı ve sıfırın rakam olarak kullanımı hızla YAŞINI BULAN PATTERSON!Amerikalı jeokimyacı Clair Cameron Patterson Dünya’nın yaşını hesaplama çalışmalarına Chicago Üniversitesi’nde doktora yaparken başlamıştı. Bu konuya kafa yoran ilk kişi Patterson değildi. Bilinen en eski hesaplama İrlandalı başpiskopos James Ussher’a aitti. İncil’den yola çıkan Ussher Dünya’nın doğum günü olarak MÖ 23 Ekim 4004’ü belirlemişti. Astronom Johannes Kepler, Dünya’nın yaşını 3992 yıl olarak hesapladı. İranlı El-Bîrûnî, karada fosillerin bulunmasından yola çıkarak bir hesaplama yapmaya çalışmıştı. 1770’lerde İskoçyalı kimyacı James Hutton yerkabuğundaki değişimlerle ilgili ilk jeolojik çalışmaları yaptı. 1862’de İskoç fizikçi Lord Kelvin, Dünya’nın yaşının, yaklaşık olarak, Güneş’in yaşına eşit olması gerektiğini düşünerek 98 milyon yıl rakamına ulaştı. Sonra bunu 40 milyon yıl olarak düzeltti. 1890’larda yerin mineral ve kayaçlarında mineral, taş karışımı yoğun tortular radyoaktif elementlerin keşfedilmesiyle her şeyi İngiliz nükleer fizikçi Ernest Rutherford, ABD, Glastonbury’de bir mineralin ilk radyometrik oluşum tarihini belirledi Yaklaşık 500 milyon yıl. 1946’da İngiliz jeolog Arthur Holmes, Grönland’da kurşun içeren kayaçlarda ölçümler yaptı ve 3,015 milyar yıl dedi. Bilimsel olarak son noktayı ise 1953’te Amerikalı jeokimyacı Clair Patterson koydu. Arizona’daki Canyon Diablo göktaşındaki kurşunlu minerallerin radyometrik tarihini 4,51 milyar yıl olarak hesapladı. Yerkabuğundaki granit kayaçların 4,56 milyar yıllık radyometrik yaşıyla karşılaştırarak Dünya’nın 4,55 milyar yaşında olduğunu belirledi. Bugün bilim dünyasının kabul ettiği rakam da KORUNUMU YASASINI BULAN JOULE!İngiliz fizikçi James Prescott Joule Döneminin iyi öğretmenlerinden ve kimyacı John Dalton gibi biliminsanlarından, evde eğitim aldı. Elektrik ve babasının bira fabrikasındaki buhar makineleri erken yaşlardan itibaren ilgisini çekti. Evde deneyler yapmaya başladı. 19 yaşında elektromanyetik bir motor icat etti. Mekanik hareketi ısıya dönüştürmeye çalıştı. Joule’den önce Fransız mühendis Sadi Carnot 17961831 enerji-ısı-iş ilişkisini araştırmaya başlamış, buhar makinesinin iş verimini hesaplamaya çalışmıştı. 1841’de Alman fizikçi Julius Robert von Mayer, havayı sıkıştırarak sıcaklık elde etmiş, enerjinin ısıya, ısının da kinetik enerjiye dönüştürülebileceğini göstermişti. 1843’te Joule, suda, başka bir mıknatısın kutupları arasındaki küçük elektromıknatısı döndürerek suyu ısıttı ve ısıyı ölçerek, belli bir işin yaratacağı ısıyı hesapladı. Bir elektrik devresinde, harcanan enerjiyle oluşan ısının eşit olduğunu gösterdi. Isı ve enerjinin tek ve aynı şey olduğunu ve her ikisinin de birbirine dönüşebileceğini açıklayan termodinamiğin birinci yasasını belirledi. 1852’de İskoç fizikçi Lord Kelvin’le 1824-1907 gaz ve sıvıların dar bir vanadan geçtikten sonra soğumasını ve genişlemesini tanımladılar. “Joule-Thomson Etkisi” olarak tanınan bu buluş, buzdolabı ve klimanın temel çalışma ilkesi ONARIMINI BULAN SANCAR!Türk biyokimyager Aziz Sancar İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni 1969’da birincilikle tamamladı. Bursla önce Johns Hopkins Üniversitesi’ne, ardından Texas Üniversitesi’ne gitti. Doktora danışmanı Claud S. Rupert’in laboratuvarına katılarak, daha sonra yıllarını vereceği, “DNA onarımı” konusunda çalışmaya başladı. Danışmanı Claud S. Rupert’in 1958’de fark ettiği ama bütün çabasına rağmen deneyimleyemediği fotoliyaz photolyase enzimini, kendi bulduğu “Büyük Hücre” Maxicell sistemiyle çözümlemeyi başardı. Güneş ışığındaki mor ötesi ışınların DNA molekülüne verdiği zararları onaran, pek çok canlının gelişmesi ve hayatlarını devam ettirmesinde büyük rol oynayan bu enzim, bakterilerde, bitkilerde ve birçok memeli de bulunmasına rağmen insanda bulunmuyordu. Başta kanser olmak üzere birçok hastalığa karşı mücadelede çok önemli bir yeri olan bu enzimi insana kazandırmak isteyen Sancar, yıllarca üzerinde çalışarak, enzimin genini kodladı ve genin yaptığı DNA onarıcı unsurları ayrıştırmayı başardı. Bilim dünyasının “Sancar Enzimi” diye adlandıracağı bu buluşunu, kendisi gibi biyokimya profesörü olan eşine, “Şimdiye kadar tek Allah’ın bildiği önemli bir şeyi, bütün dünyada, şimdi ben de biliyorum,” diyerek açıkladı. DNA onarımı, hücre dizilimi, kanser tedavisi ve biyolojik saat üzerine 415 bilimsel makalesi ve 33 kitabı bulunuyor. 2015 yılında kazandığı Nobel Kimya Ödülü’nü, “Beni ödüle götüren Atatürk’ün ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptığı eğitim devrimidir. Dolayısıyla bu ödülün sahibi Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden Anıtkabir Müzesi’dir,” diyerek ödül, madalya ve sertifikasını Anıtkabir’e teslim etti. SCHWEPPES’İ BULAN SCHWEPPE!İsviçreli Johann Jacop Schweppe Bilime amatörce bir ilgi duyan Schweppe, zamanının önde gelen kimyacılarının çalışmalarını yakından izliyordu. Bunlar arasında, İngiliz kimyacı Joseph Priestley’nin 1772’de yayımladığı kitabı Directions for Impregnating Water with Fixed Air Sabit Havayla Su Emdirme Talimatı çok ilgisini çekti. Priestley, Leeds’te vaizlik yaptığı günlerin birinde evine yakın bir bira fabrikasını ziyaret etmiş, burada mayalama teknesinin üzerinde oluşan karbondioksit tabakasıyla çok yakından ilgilenmişti. Bir mumu tekneye yaklaştırdığında mumun söndüğünü, ayrıca karbondioksit tabakasının normal havadan daha yoğun olduğu için, teknenin kenarından dibe doğru aktığını fark etmişti. Bundan yola çıkarak karbondioksiti soğuk havada çözündürme, bir kaptan diğerine dökme deneyleri yaptığında, karbondioksit balonlarıyla doyurulmuş suyun hoş, değişik bir ekşiliği olduğunu fark etti. Priestley’nin bir noktaya kadar getirdiği suyun karbondioksitlenmesi denemeleri Schweppe’in çok ilgisini çekti. 1780’lerde kuyumculuk işini bırakıp Priestley’nin yolunu izlemeye başladı. Suyu karbondioksitlendirmek için dönemin çok ilerisinde sistem geliştirdi. 1783’te Cenevre’de ilk fabrikasını kurarak “Schweppes” adıyla tanınacak olan gazlı içeceği üretmeye HASTALIĞINI BULAN BEHÇET!Türk cilt doktoru Hulusi Behçet Gülhane Askerî Tıp Akademisi Cildiye Bölümü’nde birçok değerli doktorun asistanlığını yaptı. Özellikle frengi araştırmaları yapan Eşref Ruşen’le çalıştı. Cildiye ve mikrobiyoloji kliniklerinin şefliğini yürüttü. 1918’de Macaristan ve Alm anya’ya giderek çeşitli hastanelerde araştırmalar yaptı. 1924’te Hasköy Zührevi Hastalıklar Hastanesi’nin başhekimliğini üstlendi. Burada bir hastanın, göz kanlanması, ağızda yinelenen aftlar ve ciltte yara belirtileriyle kendisine başvurması üzerine, daha sonra kendi adıyla anılacak cilt hastalığı üzerinde çalışmaya başladı. Hasta gözünü kaybedince, Viyana’ya giden Behçet Hulusi, burada Viyanalı uzmanlarla bulguları değerlendirdi. Viyanalı doktorlar hastalık bulgularını, başka bir hastalığın yan etkisi olarak görürken Hulusi Behçet aynı kanıda değildi. 1930’da, ağız bölgesinde ve cinsel bölgede yaralar ve bir gözünde kanlanma olan başka bir hasta üzerinde çalışmalarını sürdürdü. Hastada tüberküloz, mantar, frengi ya da başka bir etken aradı ama bulamadı. 1936’da bir başka hasta aynı belirtilerle ona başvurunca, o yıllarda Türkiye’de görevli Çek kökenli Alman mikrobiyoloji ve asalaklar uzmanı Hugo Braun’ın yardımıyla virüs araştırmasına başladı. Elde ettiği bulguları 1937’de, dönemin en önemli dermatoloji dergilerinden biri olan Dermatologische Wochenschrift’de yazdı ve aynı yıl Paris’te dermatoloji toplantısında sundu. 1947’de Cenevre’de toplanan Uluslararası Tıp Kongresi’nde, hastalığın bir virüsten kaynaklandığını bulgularıyla ortaya koydu. Kongre, Hulusi Behçet’in görüşlerini onaylayarak hastalığa onun adını MAKİNESİNİ BULAN HOWE!ABD’li makine tamircisi Elias Howe Erken yaşlarda mekanik alanında, özellikle tekstil makinelerinin tamirinde kendini yetiştirdi. Elias Howe, dikiş makinesi üzerine düşünen ilk kişi değildi. Avusturyalı terzi Josef Madersperger bir dizi makine için 1814’te patent almış ama bunların üretimini gerçekleştirememişti. 1830’da Fransız Barthélemy Thimonnier, nakış makinesini basit bir dikiş makinesine çevirerek ordu üniformalarını dikmeye başlamıştı. El dikişi işlerini kaybedeceklerinden korkan terziler atölyeye saldırıp makineleri parçaladı. Canını zor kurtaran Thimonnier, İngiltere’ye kaçmak zorunda kalmıştı. Amerika’da Walter Hunt, 1833 yılında, çift dikiş yapan bir makine yaptı; ama bazı mekanizma sorunlarını gideremediği için başarısız oldu. Elias Howe, tamir işlerine devam ederken... kendisine tamir için tekstil makineleri getiren müşterilerinin konuşmaları dikkatini çekti. Müşteriler kendi aralarında, kim iyi bir dikiş makinesi yaparsa çok zengin olacağından söz ediyorlardı. Mekanik becerisine güvenen Howe, böyle bir makine yapabileceğini düşündü ve çalışmaya başladı. 1846’da bugünkü anlamda ilk dikiş makinesini yapmayı başardı. Ama makineye yatırım yapacak kimseyi bulamadı. Kendi atölyesinde yaptığı birkaç makineyi İngiltere’ye götürüp çok ucuza satmak zorunda kaldı. Amerika’ya döndüğünde Isaac Singer’in daha sonra dikiş makinesi devi olacak kendi makinesini kopya ederek satmaya başladığını öğrenince dava açtı. Uzun bir dava sürecinin sonunda 1954’te davayı kazanan Howe, patent kiralama ücreti almaya başlayarak maddi açıdan biraz olsun rahatladı. BUZDOLABINI BULAN LINDE!Alman tasarımcı, makine mühendisi ve işinsanı Carl von Linde 1872’de tasarımcı makine profesörü oldu ve Almanya’da ilk mühendislik laboratuvarının kurulmasına öncülük etti. Bu laboratuvarda, kendisinden önce yapılmış buluşlardan da yararlanarak havanın sıkıştırılması ve ayrılması konusunda deneyler yapmaya başladı. Linde’den önce, 1775’te, İskoç kimyacı William Cullen 1710-1790 basınç altında nitrik eteri buharlaştırarak çeşitli derecelerde dondurmayı başarmıştı. ABD’li fizikçi Jacob Perkins de 1766-1849, Cullen’ın çalışmalarından yararlanarak 1831’de su borulu kazanı, 1834’te ise modern buzdolabının ilk prototipini yapmıştı. Ama Perkins’in buluşundan sonra soğutma sistemleriyle ilgili gelişmeler, bugünkü buzdolabına doğru değil de endüstriyel soğutmaya doğru evrildi. Linde, araştırmalarını gazların soğutulması alanında yoğunlaştırırken havanın sıvılaştırılması deneylerinde Joule-Thomson ikilisinin bulduğu gazların, “sıcaklık değişiminde hacimlerinin artması veya azalması” özelliğinden genleştirerek soğuttuğu bir gazı, bir başka gazın sıcaklığının düşürülmesinde kullandı. Bu ikinci gazı sıkıştırıp genleştirerek daha düşük sıcaklıklara inmeyi, bu kademeli soğutma tekniğiyle havayı sıvılaştırmayı, daha sonra sıvı havayı yeniden gaza dönüştürmeyi kapalı sistem borular içinde yaparak buzdolabının içini soğutmayı başardı. Bu yöntemle daha önce yapılmış soğutma makinelerinin teknik yetersizliklerini aşarak, 1874’te metil eterle, 1876’da ise sıkıştırılmış amonyakla çalışan buzdolabını yaptı. 1879’da üniversiteden ayrılıp kendi fabrikasını kurdu ve buluşunu üretmeye BULAN CRISTOFORI!İtalyan, klavyeli enstrüman üreticisi Bartolomeo Cristofori Büyük keman yapımcısı Nicola Amati’ye çıraklık etti. Enstrüman yapımında ustalaşması, özellikle klavsenlerde yaptığı iyileştirmeler dikkati çekince Prens Ferdinando de Medici tarafından işe alındı. Prens tam bir müzik âşığıydı ve Cristofori’yi koruması altına alarak ona bir atölye kurulmasını sağladı. Floransa’ya taşınan Cristofori, prensin enstrümanlarıyla ilgilendi, eski klavsenler üzerinde iyileştirmeler yaptı. Bu arada iki yeni klavye enstrümanı, spinettone’yi ve cembalo’yu klavsen geliştirdi. 1709’da, Fransız klavsen yapımcısı Jean Marius ve Alman müzikçi Christoph Gottlieb Schröter tarafından yeni geliştirilen çekiç düzeneğini klavsene uygulayan Bartolomeo Cristofori, piyanoyu yaptı. Yeni bir enstrüman olarak ortaya çıkan piyano düzeneğinde küçük çekiçler, o çekiçleri harekete geçiren kaldıraçlar ve tellerin titremesini durduran susturucu çuha bölümleri bulunuyordu. Piyano da aslında klavyeli bir çalgıydı ama ses renkleri ve çalış tekniklerinde farklılıklar vardı. Klavsende teller bir mızrapla titretilirken piyanoda çekiçle vuruş esastı. Hem hafif hem de yüksek ses elde edilebilen bu yeni enstrümana İtalyanca “hafif ve kuvvetli” anlamına gelen piano e forte dendi. Cristofori’nin toplam ne kadar piyano yaptığı bilinmese de, yaptığı üç piyano günümüze kadar BANDI BULAN DREW!Amerikalı laboratuvar teknisyeni Richard Gurley Drew 1921’de laboratuvar teknisyeni olarak işe alındığında, 3M Şirketi Amerika’nın orta büyüklükte bir zımpara kâğıdı üreticisiydi. Richard Drew, işi gereği zaman zaman araba boyama fabrikalarına uğruyor, arabaların boyanması sırasında yaşanan güçlükleri yerinde görüyordu. Sık yaşanan sorunların başında, iki renge boyanacak arabalarda, renklerin ve tonların birbirine karışması geliyordu. Drew, çalışmaya başladı. Öyle bir kapatıcı malzeme üretmeliydi ki, zemine yeteri kadar yapışmalı, çekildiğinde de zemine zarar vermeden kolayca sökülmeliydi. Tutkalın yapışma gücü ve destek kâğıdının dayanıklılık ve genişliğiyle oynayarak denemelere başladı. 1923’te geliştirdiği ilk maskeleme bandı daha iş tamamlanmadan arabanın üstünden sıyrılıp düşünce, sinirlenen ustalardan biri, Drew’a, “Bu bandı senin scotch patronlarına geri götür ve daha fazla yapışkan sürmelerini söyle!” diye çıkıştı. Buradaki gibi hakaret amaçlı kullanıldığında “pinti” anlamına gelen scotch’ı, Drew daha sonra yapışkan bantların marka adı olarak kullanacaktı. En son geliştirdiği yapışkanlı kapama bandı, 1925’te piyasaya sunulduğunda kuşkuyla karşılandı. Ama sağladığı kolaylıklar hemen fark edildi ve boyama fabrikaları arka arkaya sipariş vermeye başladı. Drew, denemelerini sürdürerek, 1930’da ev ve çalışma ofislerimizin vazgeçilmezleri arasına giren şeffaf selüloz bandı da buldu. Tıbba Yön Veren Tabip "İbn-i Sina" Görüntüleme Bilimsel Haberler 73 Yorum Bilim ve tabâbet dünyasının semasında bir güneş gibi parlayan Müslüman Türk bilgini İbn-i Sînâ 980-1037, Buhârâ´ya bağlı Afşan’da doğdu. O, tarihin en büyük tıp allâmesidir. Esas adı Ebû Ali el Hüseyin, babası Abdullah bin Sinan, annesi Sitare Hanım´dır. Tahsil çağına geldiğinde birçok bilim dalında bilgi sahibi olmuş, edebiyat ilimlerini iyice kavramıştı. 18 yaşına kadar ara vermeden çalıştı. Çağının bütün ilimlerini nasıl elde ettiğini kendisinden dinleyelim 5-6 yaşlarımda babamla Buhâra´ya geldik. 10 yaşımda Kur’ân’ın hıfzını bitirdim. Daha sonra muhtelif hocalardan fıkıh, kelâm ve matematik okudum. O yıllarda Buhârâ´ya "Nâtilî" adında bir bilgin gelmişti. Babam bu zâtı evimize dâvet etti. Ondan felsefe ve matematik öğrendim. Bu arada tıp da öğreniyor, nazarî bilgimi hastalar üzerinde incelemelerle tamamlıyordum. Kitap okumaktan çok deney ve gözlemlerden faydalandım. 18 yaşıma kadar bu şekilde ara vermeden çalıştım. Geceleri de okumak ve yazmakla meşgul oluyordum. Uyku bastıracak olsa bir bardak birşey içer, uykuyu dağıtırdım. Çok defa uyandığımda, önceden halledemediğim bazı şeylerin uykuda halledilmiş olduğunu görürdüm. Daha sonra metafizikle uğraşmaya başladım. Bu konuda Aristo’nun kitabını belki kırk defa okudum ama anlamadım; ümitsizliğe düştüm. Bir gün açık artırmayla bir kitap satılıyordu. Dellâl bu eseri almamı tavsiye etti. Bu, Fârâbî’nin bir türlü çözemediğim metafizikle ilgili kitabıydı. Almak istemedim. Dellâl, almam için ısrar etti. Aldım; eve gelip okuyunca o güne kadar bir türlü anlayamadığım metafiziği tamamen kavradım. Buna çok sevindim; Allah’a cc şükredip secdeye kapandım, fakirlere sadaka dağıttım. İlim dünyasının şeyhi, yani "üstad"ı olan İbni Sînâ, Batı ansiklopedi sözlüklerinde "tabipler sultanı" diye tanıtılır. Ünlü bilgin, hasta Buhârâ hükümdarı Mansur´u tedâvi edince, hükümdar onu saray kütüphanesi müdürlüğüne tayin etti. Orada değerli kitaplardan faydalandı. Neticede ilimde, tecrübede zirveleri tuttu. Sâmânîler yıkılınca Harzemîlerin himayesine girdi. Daha sonra şifâ arayan Hemedan emirini tedâvi etti, hükümdar da onu vezir yaptı. Fakat askerî icraatını tenkit ettiği için hapsedildi, evi yağmalandı ve öldürülmek istendi. O da bir fırsatta kaçıp eczacı bir dostunun evinde saklandı. Gizlice kaçmak isterken yakalanıp tekrar hapse alındı. Aylar süren hapis hayatında en meşhur eserleri Kanun fi’t-Tıb’bın birinci cildiyle, "El-Hidâye fi’l-Hikme"sini yazdı. Sonra tebdil-i kıyafetle İsfehan’a kaçtı. Orada Büveyhî emiri Adüddevle’nin yanında çok îtibar gördü ve sarayda yapılan bilginler toplantısının yöneticiliğine getirildi. Bunca sıkıntılara rağmen ilmin hemen her dalında âbide eserler verdi. Halbuki bu ilimlerin yalnız bir tanesi bile insan ömrünü dolduracak mahiyettedir. Şaşırtıcı ve hayret vericidir. Ünlü bilgin anlamakta zorlandığı metafizik konularda kendisine yardımcı olması için Yüce Allah’a cc dua ederdi. Karşılaştığı bir güçlüğü yendiği zaman da Mevlâ´ya şükrünü ifade etmek üzere secdelere kapanıyor, namaz kılıyor ve sadakalar dağıtıyordu. Çalışmalarında gözlem ve deneylere önem verirdi. İlmin enginliği ve sonsuzluğu konusundaki şu sözü meşhurdur "Bildim ve anladım ki, hiçbir şey bilinmemiş ve hiçbir şey anlaşılmamıştır." İlmî Keşifleri Tıp tarihi, nice hastalığın teşhis metodunu İbn-i Sînâ’ya borçludur. Kanın vücutta gıda taşıyıcı olduğu, kan dolaşımı, kalbin karıncık ve kapakçık sistemi, şeker hastalığında idrardaki şeker tespiti... Ameliyatlarda şiddetli ağrıları dindirmek için afyon ve sâir maddelerden uyuşturucu ilaç elde edilmesi, bağırsak parazitinden meydana gelen hastalığın keşfi... O gün adı dahi bilinmeyen gaz bombalarından korunma yollarının bulunması gibi birçok keşifler yapmış ve ilim dünyasına öncülük etmiştir. Suda ve havada bulaşıcı hastalıkları yayan küçük organizmalar bulunduğu teorisini ortaya atan; bel kemiğine ait düzensiz teşekküllerin düzeltilmesi ve cıvayla tedâvi usûlünü ortaya koyan; havayı zararlı maddelerden temizleme fikrini Pastör’den çok önce bulan; içme sularını temizleme, ilk filtre fikri, suyun mikroplardan arıtılması için imbikten geçirme, kaynatma gibi modern usûlü ilk defa uygulayan İbn-i Sînâ’dır. İbn-i Sînâ, çağımızdan 9 asır önce dağ ve taşların teşekkülünü izah etmiş, çağının çok ilerisinde, jeoloji konusunda buluşlar yapmış ve "jeolojinin babası" unvanını almıştır. Tıbbı ilmî temeller üzerine oturttu. Yüz felcinin merkezî ve mahallî sebeplerini belirtti, damar içi şırınga ve buz torbasını ilk o uyguladı. Bugün Batı eczacılığına mal edilen 780 ilacı "Kanun" adlı eserinde tespit etmiş, ilaçla tedâvinin rûhî tedaviyle desteklenmesi gerektiğini ileri sürmüştür. "Biz en iyi tedâvinin hastanın zihnî ve rûhî kuvvetlerini takviye eden, cesaretini artıran, muhitini güzel ve hoşa giden tarzda tertipleyen, müzik dinleten, onu sevdiği kimselerle bir araya getiren tedâvi şekli olduğunu düşünmeye mecburuz" demektedir. İbn-i Sînâ’ya göre doktorluk Hayatın normal akışını köstekleyen bir engeli ortadan kaldırmadır. Hekimlik Sıhhati koruma ve kaybolduğunda onu bulma sanatıdır. Tıp ilmi İnsan vücudunun sağlık ve hastalığını konu alan; sağlığın devamı, hastalığın tedavisi için uygun metotlar uygulayan bir ilimdir. İbn-i Sînâ çok dindar ve cömert bir bilgindi; bütün varını Hak yoluna sarfederdi. Buna rağmen ömrünü, kâh ilmin kadrini bilen Sâmânî hükümdarları sarayında, kâh düşürüldüğü hapishânelerde, kâh dostlarının evinde saklanarak geçirdi. Nihayet çileli hayatının en verimli çağı 57 yaşında vefat etti. Tabipler pîrinin kısacık hayatında birbirinden farklı bilim dallarında, her biri o bilim tarihinde bir dönüm noktası olacak muazzam eserleri hayatına nasıl sığdırdığı akılları zorlayan bir sorudur. Eserleri İbn-i Sînâ’nın kitapları 8 asır Batı üniversitelerinde ders kitabı olarak okutuldu. Ama bunları ya devletin yoğun işleri arasında, ya hapishanenin gam yüklü gün ve gecelerinde yazıldı. Kanun Fi’t-Tıb 1 milyon kelimelik 5 ciltli dev bir tıp ansiklopedisidir. Tıpla ilgili hemen her konuda yeterli bilgi vermiştir. Bu yüzden dünya tıp eğitimine asırlarca hâkim oldu. Kanun’daki tıbbî bilgilerin çoğu bugün de geçerliliğini korumaktadır. Batı’da "tıbbın İncil’i" diye şöhret bulan Kanun, Lâtin’ceye tercüme edilmiş ve kırka yakın baskısı yapılmıştır. Eser hakkında Sigrid Hunke şöyle demiştir "İslâm tabâbetinin en meşhur eserleri bizzat Sultânî Kitap´la büyük âlimlerin kitapları, İbn-i Sînâ’nın Kanun´u önünde solarlar. Onun bu eseri Doğu ve Batı´da asırlar boyu tıp tarihinde benzerine rastlanmaz derecede muazzam tesir meydana getirdi" der. 12. asırda Lâtince´ye tercüme edilen Kânun, Galen´i devirdi, Râzî’yi tahtından indirdi. 17. asrın sonlarına kadar Monpiller ve Louvain üniversitelerinde okutulan mecbûrî ders kitabı oldu. Defalarca Batı dillerine çevrilen ve dünyada en çok okutulan tıp kitabıdır. Eş-şifâ İbn-i Sînâ’nın en büyük ve en sistemli eseridir. Mantık, fizik, metafizik, ilahiyat, ekonomi, siyaset ve mûsikîden bahseden 18 ciltlik muazzam bir eserdir. Kanun Bedenî ve ruhî hastalıkları tedavî ve şifa kitabıdır. Kanun da Şifa gibi asırlar boyu Batı´da ders kitabı olarak okutuldu. El-Hidâye fi’l-Hikme Metafizik, tabiî ilimler ve mantıktan bahseder. En çok şerhi yazılan eserlerdendir. El-İşârât ve’t-Tembîhât Tabipler pîrinin hayatının sonlarına doğru felsefî sisteminde yaptığı düzeltmelere yer verir. Sağlığı Korumakla İlgili Sözleri * Her hastalığı yapan bir kurttur. Yazık ki onu görecek elimizde âlet yoktur. Mikroskop * Hazmolunmadan önce yenen yemek üzerine tekrar yemek yemekten sakın! * Çok gerekli olmadıkça ilaç kullanma! * Bütün hastalıklar esasen yenilen ve içilen şeylerden ileri gelmektedir. Bilim dünyasının faydalanacağı, eskimeyen, pörsümeyen eserleriyle hâlâ gönüllerde yaşamakta olan bu dâhî bilginin kitapları, yeni araştırmacı bilginler beklemektedir. Çünkü hâlâ ondan öğreneceğimiz çok şey var. Nice keşiflerde ve ilimlerin temelinde imzası bulunan İbn-i Sînâ’ya okul programlarında yeterince yer verilmesi, genç neslin ecdâdını tanımasına ve özüne güven duygusuyla ileriye adım atmasına vesile olacaktır. Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş Hezarfen Ahmed Çelebi Hayatı 1623-1640 >> << Cebirin Kurucusu 'HAREZMÎ' Hayatı, Eserleri Buluş Nasıl Yapılır? Nasıl buluş yaparım? Nereden yeni düşünce bulurum? Neler buluş sayılır? Buluşçuluk dünyasına yeni adım atmış birinin aklına bunlar gibi pek çok soru gelebilir. İşte, buluş yapmak isteyenler için bir rehber... Buluş Nedir? Buluş, yeni bir düşünce, yöntem ya da aygıt üretmektir. Yeni bir düşünceyle bir probleme çözüm bulunabilir ya da eskisi geliştirilebilir. Her buluş düşünmekle başlar. Herkesin bir düşüncesi vardır. Bunun anlamı, sizin de bir buluşçu olabileceğiniz. Her insan biraz buluşçudur gerçekte. Bir buluş yapmanın ilk adımı bir problem bulmak. Buluş yapmak için bir düşünceye gereksinimimiz var. Yeni bir düşünceye! Ama düşünceler gökten elma gibi düşmez. O zaman bir düşünce geliştirmek için belirli bir yöntem izlemek gerekir. Buluş yapmanın ikinci adımıysa, probleme çözüm yolları bulmaktır. Buluş yapmak için işe koyulduğunuzda bir problem bulmak zordur. Bir düşünce yakalamak... Ancak, yakaladıktan sonra bu düşünceyi geliştirmek daha kolaydır. Bir problem düşünün. Çözümü, yaşamınızı kolaylaştıracak ve sizin buluşunuz olacak! Problemi ararken çevrenize bakının, dinleyin, beyin fırtınası yapın. Buluşçular İçin Önemli İpuçları Başarısızlıktan Korkmayın! Nobel Ödülü kazanan fizikçi Richard Feynman, başarısızlıkla sonuçlanan deneylerinin bir gün onu başarıya götüreceğini bildiğini söyler. Bell laboratuvarlarında da başarısızlık, yeni bir bilim dalının doğmasıyla sonuçlanır. Burada çalışan bilim adamları bir transistör yapmak isterler. Transistör, elektronik tüplerin elektrik titreşimlerini genişletmekte kullanılan bir aygıttır. Ancak bu işle uğraşırken, yapmayı istedikleri transistörün yerine daha değişik bir transistör yaparlar. Bu buluşun sonucunda "yarıiletken fiziği" bir bilim dalı olarak ortaya çıkar. Gelişmeler, yeni transistörün elektrik devreleriyle birleştirilip kullanılmasıyla devam eder. Sonuçta, yarıiletken fiziği sayesinde bilgisayarlar ve elektronik aygıtlarda çok önemli buluşlar yapılır. Gerçeği Görmek İçin Parçaları Birleştirin! Çevremizde gördüğümüz birbiriyle ilgisiz gibi görünen nesneler, bir bütünü oluşturabilir. Kimi zaman bir rastlantı, farklı bilgi parçalarını birleştirip bütünü görmemize yardımcı olabilir. Önemli olan, varolan şeylerle yeni bileşimler oluşturmaktır. Zaten yaratıcılık da bu değil mi? Newton'un başına gelenleri düşünün. Öyküyü bilirsiniz. Ağacın altında otururken Newton'un başına bir elma düşer. Başına düşen elmanın onda yarattığı etkiyle düşünmeye başlayan Newton, birden gökyüzündeki Ay'ı fark eder. Elmayı düşüren kuvvet neden Ay'ı düşürmez? Newton, elmanın düşmesini ve Ay'ın Dünya'nın yörüngesinde hareket etmesini sağlayan yasaların aynı olduğunu bulur. Bu buluş, mekanik yasalarının gelişmesini, matematiksel çözümlemelerin kurulmasını sağlar. Bundan başka, mühendislikle ilgili temel buluşların ortaya çıkmasına öncülük eder. Gözünüzü Dört Açın! Bazen insanlar gözlerinin önündekini fark edemezler. Bunun en güzel örneği, teleskop ve mikroskopun bulunması. Gözlüğün bulunmasından çok sonra, 1608 yılında bir gözlük yapımcısı olan Hans Lipperhey, yeni bir alet yapar. Lipperhey'in bu aleti yaptığı tarih, Galileo'nun Satürn'ün halkalarını ve Jüpiter'in dört uydusunu teleskopundan gözleyişinden önceye denk gelir. Bir borunun iki ucuna, birer büyütücü mercek yerleştirir. Bu şekilde uzaktaki cisimler daha ayrıntılı görülebilir. Bu alet, bir teleskoptur. Teleskop sayesinde gökbilim kısa sürede gelişir ve gökyüzüyle ilgili birçok bilgi de su yüzüne çıkar. Farklı Konular Arasındaki İlişkileri Araştırın! Elektrik ve manyetizma arasındaki ilişki ilk kez 1820 yılında bulunur. Hem de Hans Oersted adlı bir biliminsanının, elektrik ve manyetizmanın birbirinden farklı konular olduğunu gösteren bir deney yaptığı sırada! Ama bu kez deneyde, onun düşündüğünün tam tersi bir sonuç ortaya çıkar. Elektrik akımı manyetik alan oluşturur. Bu deney, bir fizikçi olan Maxwell'e esin kaynağı olur. Bunun üzerine çalışmaya başlar. Newton'un daha önceden bulmuş olduğu elektrik-manyetizma ilişkisi üzerine araştırmalarını sürdürür. Oersted'in deneyiyle başlayan ve değişik araştırmacıların gerçekleştirdikleri çalışmalar elektrik ve elektronik alanlarında yeni buluşlarla sonuçlanır. Birçok Buluş, Yaşamı Kolaylaştırmak İçin Bulunmuştur, Hatırlayın! Elektronik alanındaki ürünlerin kullanımıyla ilgili olarak yapılan bir çalışmanın sonucunda, yeni ürünlerin bulunmasında tüketicilerin rolünün % 70 olduğu ortaya çıkar. Çünkü, tüketiciler piyasada gereksinimlerini karşılayacak ürünleri bulamayıp, bunları kendi kendilerine yapmaya çalışırlar. Gerçekten de çok sayıda buluş gereksinimlerimizden dolayı, yaşamımızı daha kolaylaştırmak amacıyla yapılmıştır. Basit Sorular, Yaşamı Kolaylaştıran Buluşlara Dönüşebilir. Bu Soruları Hafife Almayın! Fotoğrafçılıkla uğraşan Edward Land, ailesiyle gezintiye çıktığında kızı ona, çekilen fotoğrafları görmek için neden beklemek gerektiğini sorar. Bu güzel soru babayı düşündürür. Çekilen fotoğrafların anında görülebileceği bir makine yapmak için kolları sıvar ve laboratuvarında çalışmaya başlar. Bir süre sonra polaroid fotoğraf makinesini bulur. Öte yandan ünlü bir fotoğraf makinesi firması da bunu yapabilecek güçtedir. Ama yetkililer insanlar için fotoğrafları hemen görmenin önemli olmadığını düşünmüş olduklarından, böyle bir makine geliştirme konusunda çalışmamışlardır. Bu yüzden, firma yeni makineyi üretme hakkını almak için milyonlarca dolar ödemek zorunda kalır. Kimi Zaman Yanlış Anlamalar Bile Sizi Bir Buluşa Götürebilir, Unutmayın! Telefonun bir yanlış anlama sonucu ortaya çıktığını biliyor muydunuz? Bell, Almanca yazılan bir röportajı gözden geçirirken, telefonun bildiğimiz işlevini gören bir aygıttan söz edildiğini okur. Bu, ona esin kaynağı olur ve bu aygıtı yapmak için çalışmaya başlar. Daha sonra buluşunun tanıtımı konusunda çalışırken, ona esin veren yazıda gerçekte farklı bir buluştan söz edildiğini anlar. Bell'in Almancası pek parlak değildir. Ancak, Almancasının iyi olmaması nedeniyle yazıyı yanlış anlaması, büyük bir bir buluşla sonuçlanır. Düşüncelerinizi Paylaşın! Laboratuvarlarda kullanılan gaz lambasının buluşçusu kimyacı Bunsen, bir kimyasal maddenin içeriğini öğrenmeye yarayan bir teknik bulur. Kimyasal maddelere gaz alevi tutarak aldıkları renge bakmak yeterlidir. Bu tekniği fizikçi bir arkadaşına anlatır. Arkadaşı prizma kullanırsa tüm renk demetini renk tayfı görebileceğini söyler. Öneri geliştirilerek renk demetini bir ekran üzerinde gösteren aygıt yapılır ve bu aygıtla yıldızlarla ilgili yeni bilgiler elde edilir. Problemlere Birden Fazla Çözüm Arayın! Bir fizikçi elektron mikroskopunun nasıl bulunduğunu araştırır. Araştırmanın sonunda bu buluşun üç ayrı teknikle yapılabileceğini fark eder. Bu tekniklerden biriyle buluşun patentinin alındığını görür. Gerçekte kendi bulduğu teknik daha iyidir. Bu teknikle elektron mikroskopu yaparak yeni bir patent alır. Basit Bir Düşünce Karmaşık Bir Buluşa Dönüşebilir. Cesaret! Televizyon düşüncesi ABD'de yaşayan Philo Farnsworth'ün aklına, bir tepeden kasabayı izlerken geliverir. Sürülmüş tarlalardaki çizgileri fark eder. Çukur yerler karanlık görünmektedir. Televizyonda da görüntü, cismin karanlık ve aydınlık noktalarını içeren bilginin fotoelektrik hücrelerinden geçmesiyle oluşur. Bunu keşfettiğinde, Philo 14 yaşındadır. Bir yıl sonra buluşunu okulundaki bilimsel proje yarışmasında sunar. 21 yaşındayken, çalışan ilk televizyonu yapar. Çılgın Çözümleri de Deneyin! Einstein görelilik kuramıyla ilgili olarak çalışmaya başlarken, cisimlerin ışık hızıyla hareket edebileceği gibi çılgın bir düşünceden yola çıkar. Kendisine, buluşunu geliştirmesini sağlayan en önemli şeyin ne olduğunu sorduklarında şöyle der "Problemi nasıl çözeceğimi bulmak". Kimi zaman çözüm çılgınca gelebilir ve her düşünceyi denemek gereklidir. Bir devlet başkanı bulunabilecek her şeyin bulunduğunu, geriye başka şeyin kalmadığını söylemiş. Tekerlek, takvim, kaldıraç, baskı makineleri, teleskop, hesap makinesi, mikroskop, buharlı gemi, fotoğraf makinesi, çengelli iğne, telefon, ampul, televizyon, bilgisayar, lazer, roket, uydu, tükenmez kalem! Günümüzde verdiği rahatlığa alıştığımız basit ya da karmaşık daha birçok buluş. Genç buluşçular naneli dişçi eldivenleri, sırta masaj yapan sandalyeler, müzikli klozetler yapıyor. Daha başka hangi buluş yapılabilir ki diye düşünüyor insan. Ancak, hala kimsenin göremediğini gören, kimsenin düşünemediğini düşünen ve kimsenin cesaret edemediğini cesaretle yapabilen insanlar var. İşte bunlar gerçek buluşçular... Biliminsanlarının, Buluşçuların Yaşam Öykülerini Okumak Yararlı Olabilir. Bu öykülerde Newton gibi okul yaşamında başarılı öğrencilerle karşılabileceğiniz gibi, Einstein gibi okul yaşamında başarısız ama büyük buluşçulara rastlayabilirsiniz. Okuldaki başarınız buluş yapmanızı etkilemez, ama buluş yapmaya karar verdiyseniz, o konuyu iyi öğrenmeniz gerekir. Öyküler dışında buluşlar tarihini okumak, dünyadaki son buluşları izlemek, aklınıza yeni bir düşünce getirebilir. İnternet'ten buluş müzelerine de girebilirsiniz. İlgilendiğiniz belirli bir konu varsa o konuda araştırma yapmak da diğer bir yöntem olabilir. Çünkü çoğu zaman yeni düşünceler gökten elma gibi düşmez. Sizin de elma ağaçlarını sallamanız gerekebilir. Bu nedenle buluşunuzu ilgilendiğiniz konuda seçmek, işleri kolaylaştırır. Gökbilimle ilgileniyorsanız yeni bir teleskop üzerinde düşünebilir, en sevdiğiniz uğraş müzikse yeni bir müzik aleti bulabilirsiniz. Yok ben spora meraklıyım diyorsanız, yeni bir spor bulun ya da yeni bir spor aleti. Mekanikle ilgiliyseniz basit makinelerden yola çıkarak neler neler yapabilirsiniz! Doğayı seviyorsanız, doğadaki canlıları koruyacak bir yöntem bulabilirsiniz. Unutmayın buluşunuzun mutlaka bir alet olması gerekmez. En sevdiğiniz ders resimse, belki de yeni bir boyama tekniği sizi bekliyor olabilir bir ağaçta. Düşmesini beklemeyin. Bilgi toplayın, beyin fırtınası yapın ve çalışın. Yeni bir düşünce, yeni bir buluş! Yeni Bir Düşünce İçin Düşlerin de Önemli Olduğunu Unutmayın! Buluşların amacı yaşamı kolaylaştırmaktır, ama diğer yandan birçok buluş insanların düşlerinin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Yaratıcılığınızı kullanın. Nasıl mı? Kimi zaman yaratıcılık, düşlerin peşinden kendiliğinden gelir. O zaman gerçekten şanslısınız. Ama kimi zaman da düşleri çağırmak, bilgileri kullanmak, beyin fırtınası yapmak ve ortaya çıkanlarla yeni düşler kurmak gerekir. Bu durumda yine şanslısınız. Çünkü istediğiniz kadar düş kurabilirsiniz. Hatta yardım alıp, diğer insanların yaratıcı düşüncelerinden de yararlanabilirsiniz. Beyin fırtınası yapmak, bilgi toplamak, en önemlisi düş kurmak da kimi zaman zordur, denemeler yapmak gerekir. Buluş Yapmaya Hazır Olun! Pasteur, gözlem alanında, şansın ancak hazır beyinlere güldüğünü söyler. Bunun anlamı şudur Merak ettiğiniz bir konuyu öğreniyor, inceliyor ve sorular soruyorsanız, o konuda bir şeyler bulma şansınız yüksektir. Gerçekten de Newton yerçekimini, anlamaya hazır olduğu, bu konuda bilgisi olduğu için keşfetti. O zaman tüm ilköğretim çağındaki çocuklar çok şanslı! Çünkü, onlar her türlü temel bilgiyi öğreniyorlar. Aile, okul ve toplum yaşamını, ülkemizin ve dünyanın coğrafyasını, tarihini, yeryüzünü oluşturan su, hava, toprağı ve yapılarını, deprem ve yanardağları, bakterilerden memelilere canlıları, insan vücudunu, sistemleri, organları ve temel yapı hücreyi, DNA'yı ve evrimi, canlıların birbirleriyle ve çevreyle ilişkilerini, atom, element ve bileşikleri, enerjiyi, ses, ışık, ısı ve elektriği, kuvvet, güç ve diğer mekanik konularını. Kısaca çevresinde neler olup bittiğini merak eden bir çocuğun sorularının birçok yanıtını! Newton da işe böyle başlamış. Çocukluğunda uçurtmalar uçurup güneş saatleri yaparken merakla ne, neden, nasıl, nerede, kim sorularını sormuş, yanıtlarını aramış, gözlemler ve incelemeler yapmış, çok çalışmış. Biliminsanlarının öykülerini okursanız, bir özelliklerinin de yılmadan çalışmak olduğunu görürsünüz. Nesneler Üzerinde Düşünün! Örneğin bir elma! Elma yerken ne gibi zorluklarla karşılaşıyorsunuz? Elmanın kabuğu nasıl daha kolay soyulabilir? Ya da elmayı elma suyu olarak seviyorsanız, suyunu çıkarmak için ne gibi yeni yöntemler geliştirilebilir? Elmadan başka nasıl yararlanılabilir? Elmanın atıkları nasıl değerlendirilebilir? Elma deyip geçmeyin, elinize tek bir elma ya da herhangi bir nesne alarak bile birçok yeni buluş ortaya çıkarabilirsiniz. Bu hem bu kadar basit, hem de zor ve karışık. Ama zor ve karışık yanından korkmayın. Sizlerin elmaları buluşlara dönüştürecek güçte olduğunuzu biliyoruz. En iyisi tüm bunları yaparken işin zevkine varın ve olabildiğince eğlenin. kaynakTUBİTAK Tükenmez Kalem Nasıl Bulundu? Tükenmez kalemi bulan Biro kardeşlerin bir buluş hikayesi… Bilindiği gibi yazıyı Sümerli’ler bulmuşlardı. Çivi ve benzeri objelerle kayalarınüzerlerini kazıyarak... 5 sene önce Buluş nedir kısaca, buluş ne demek buluş nasıl yapılır Buluş veya icat daha önceden var olmayan ürünün insan çabası ile birlikte var olmasıdır. İcatların hemen hemen hiçbiri şans eseri bulunmamıştır. İcatlar genellikle var olan nesnelere yeni özellikler eklenerek ortaya çıkarılmıştır. İcat edilen ürün, bazen insanların ihtiyaçlarını karşılamak için bazen de mucidin çalışmaları esnasında rastlantı sonucu ortaya çıkmış olabilir. İcatlar bazen bireysel bazen de bir ekip çalışmasının buluşu olarak ortaya çıkabilir. Bazen icatların dünyanın farklı yerlerinde aynı anda ortaya çıktıkları da görülür. Buluş; yeni bir yöntem, düşünce ya da alet ortaya koymaktır. Ne olursa olsun her buluş bir düşünce ve çalışma sonucu ortaya konmuştur. Herkesin bir düşüncesi olduğuna göre isteyen herkes buluş sahibi olabilir. Buluş yapmak için bir düşünceye ihtiyacımız vardır. Bir düşüncenin ardından belli bir yönteme ihtiyaç duyulur. Buluş yapmanın sonraki adımı ise, probleme çözüm aramaktır. Buluş yapmak için yola çıktığınızda önemli olan bir problem bulmaktır. Gerisi çorap söküğü gibi gelecektir. Eğer buluş yapmak istiyorsanız ya da bazı problemler üzerinde çalışıyorsanız aşağıdaki ipuçlarını takip edebilirsiniz. 1- Sonunda başarısız olabilme ihtimaliniz olduğunu unutmayın. 2- Parçaları bir bütün olarak görün. 3-Çok dikkatli olun. 4- Olaylar arasında bağlantı kurun. 5- İcatların amacının hayatı kolaylaştırmak olduğunu unutmayın. 6- Basit soruların sonuca götürebileceğini unutmayın. 7- Bazen yanlış anlamalar sizi tesadüfen sonuca götürebilir. 8- Bulduğunuz verileri başkaları ile paylaşın. 9- Her problemin birden fazla çözümü olduğunu unutmayın. 10- Akla aykırı yöntemleri de deneyin. Buluş Nedir ve Nasıl Yapılır Konusuyla İlgili Sorularınızı Aşağıdan Hemen Yazabilirsiniz.

bir buluş hikayesi ödev kısa